12’inci Yargı Paketi ile “belirsiz alacak davası”nın kaldırılması öngörülmektedir. Kanun teklifinin gerekçesinde uygulamadaki tereddütler, Anayasa Mahkemesi kararları ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.109’da kısmi davaya getirilen yeni düzenleme esas alınmaktadır. Kanun koyucu, belirsiz alacak davasının sağladığı hukuki korumanın artık kısmi dava ile sağlanacağını kabul etmektedir. Ancak bu değişiklik yalnızca bir dava türünün kaldırılması değil, hak arama özgürlüğü, usul ekonomisi ve medeni usul hukukunun sistematiğini etkileyen yapısal bir değişikliktir.
Belirsiz alacak davası, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) en önemli yeniliklerinden biri olarak kabul edilmiş; özellikle zarar ve alacak miktarının dava tarihinde belirlenemediği uyuşmazlıklarda davacının hak arama özgürlüğünü güçlendirmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle kurumun yürürlükten kaldırılması, yalnızca usul tekniğine ilişkin bir değişiklik değil, medeni usul hukukunun son on beş yılda geliştirdiği koruma mekanizmalarından birinin yeniden değerlendirilmesi anlamına gelmektedir.
Belirsiz alacak davasının işlevi
HMK 107’de yer alan belirsiz alacak davası, davacının alacağının miktarını dava tarihinde objektif olarak belirleyemediği hâllerde hak kaybını önlemek amacıyla kabul edilmiştir. Belirsiz alacak davasının temelinde hak arama özgürlüğü, etkin hukuki koruma ve usul ekonomisi bulunmaktadır. Davacı, tek dava ile hakkını güvence altına almakta; yargılama sırasında ortaya çıkan bilirkişi raporları veya yeni veriler doğrultusunda talebini gerçek miktara ulaştırabilmektedir. Ayrıca alacağın tamamı bakımından zamanaşımının dava tarihi itibarıyla kesilmesi, kurumun en önemli hukuki sonucudur.
Belirsiz alacak davası, davacının dava açarken alacağının gerçek miktarını bilemediği hallerde “eksik talep” nedeniyle hak kaybına uğramasını önlemektedir. Özellikle destekten yoksun kalma tazminatı, işçilik alacakları, bedensel zararlar, maluliyet tazminatları ve bilirkişi incelemesine bağlı hesap davalarında alacağın gerçek tutarı çoğu kez ancak yargılama sırasında ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle kurum, davacı bakımından sadece usule ilişkin bir kolaylık değil, maddi hakkın etkin şekilde korunmasını sağlayan bir mekanizma niteliği taşımaktadır.
Belirsiz alacak davası, davacının alacağını dava tarihinde tam olarak belirleyemediği durumlarda hakkına en kısa sürede ve en az hak kaybıyla ulaşmasını amaçlayan önemli bir dava türüdür. Özellikle tazminat davalarında zamanaşımı riskini bertaraf etmesi, dava değerinin yargılama sırasında gerçek miktara ulaştırılabilmesi ve davacının hukuki yararının korunması bakımından işlevseldir. Nitekim öğretide de belirsiz alacak davasının temel özellikleri; alacağın yargılama içinde netleşmesi, zamanaşımının kesilmesi, dava değerinin artırılabilmesi ve tazminat davalarında hukuki yararın korunması başlıkları altında değerlendirilmektedir. (Emre Cem Çalışkan, Belirsiz Alacak Davaları, Platon Hukuk, Ocak 2025, s. 223-224)
Kanun teklifinin gerekçesi
Teklif, uygulamada yaşanan tartışmaların ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararlarının yeni bir düzenlemeyi gerekli kıldığını ileri sürmektedir. Bunun yanında HMK 109’a eklenen hükümle artırılan kısım bakımından da zamanaşımının dava tarihinden itibaren kesileceği kabul edilerek belirsiz alacak davasının işlevinin kısmi davaya aktarıldığı ifade edilmektedir. Ancak uygulamada tartışma bulunması tek başına bir kurumun kaldırılmasını zorunlu kılan bir gerekçe değildir. Pek çok usul kurumu zaman içinde içtihatlarla olgunlaşmıştır.
Kanun teklifi, uygulamada yaşanan tartışmaların belirsiz alacak davasının kaldırılmasını haklı kıldığını kabul etmektedir. Ancak öğretide, uygulamada görüş ayrılıklarının bulunmasının tek başına bir kurumun başarısız olduğu anlamına gelmeyeceği belirtilmektedir. Medeni usul hukukunda birçok kurum, ilk yıllarında farklı içtihatlara konu olmuş; zaman içerisinde Yargıtay kararları ve doktrindeki değerlendirmelerle uygulama birliği sağlanmıştır. Bu nedenle tartışmaların varlığı ile kurumun kaldırılması arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak güç görünmektedir.
Doktrindeki değerlendirmeler
Tazminat hukukçusu Avukat Çelik Ahmet Çelik, sorunun belirsiz alacak davasından değil, özellikle hukuki yarar kavramının dar yorumlanmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Ona göre çözüm kurumun kaldırılması değil uygulamanın düzeltilmesi olmalıdır. Çelik ayrıca, özellikle bedensel zarar ve ölüm nedeniyle açılan tazminat davalarında alacağın gerçek miktarının ancak bilirkişi incelemeleri ve kanun yolu denetimi sonrasında kesinleşebildiğini, belirsiz alacak davasının kaldırılmasının, bu nitelikteki uyuşmazlıklarda yeni usul sorunlarını beraberinde getirebileceğini vurgulamaktadır.
Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez ise belirsiz alacak davasının tek dava ile etkin hukuki koruma sağladığını, aynı uyuşmazlığın birden fazla davaya bölünmesini önlediğini ve usul ekonomisine hizmet ettiğini vurgulamaktadır. Pekcanıtez, Yargıtay uygulamasındaki önemli tereddütler büyük ölçüde giderilmişken kurumun kaldırılması yerine yalnızca uygulamadaki sorunları hedef alan sınırlı bir düzenleme yapılmasının daha isabetli olacağını belirtmektedir. Pekcanıtez’e göre belirsiz alacak davası ile ilgili temel sorun, kurumun varlığı değil, belirli alacaklar bakımından yanlış dava türünün tercih edilmesidir. Pekcanıtez’e göre bu sorun, HMK 107’ye eklenecek kısa bir hükümle çözülebilecek nitelikte iken, kurumun tamamen yürürlükten kaldırılması ölçülülük ilkesi bakımından tartışmalıdır. Bu yaklaşım, uygulamadaki sorunun kurumsal değil, yorum ve uygulama kaynaklı olduğu görüşüne dayanmaktadır.
Pekcanıtez ayrıca HMK 109’da yapılacak değişikliğin medenî usûl hukukunun pek çok ilkesine aykırılık yanında maddi hukuk bakımından da sakıncalarının olduğunu vurgulamaktadır. Pekcanıtez, teklifle sadece belirsiz alacak davasının değil, eda davasının da fiilen kaldırılmış olacağını belirtmektedir.
Pekcanıtez’e göre ayrıca, belirsiz alacak davasının kaldırılarak bu davaya özgü sonuçların kısmi davaya aktarılması yalnızca usul hukuku bakımından değil, maddi hukuk bakımından da ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Çünkü kısmi davada davacı, alacağının yalnızca belirli bir bölümünü dava konusu yapmakta; dava etmediği kısım bakımından henüz bir talepte bulunmamaktadır. Buna rağmen teklif edilen düzenlemeyle, dava konusu yapılmayan alacak bölümü yönünden de zamanaşımının kesilmesi ve faizin işlemeye başlaması öngörülmektedir. Oysa Türk Borçlar Kanunu’na göre zamanaşımını kesen sebeplerden biri dava açılmasıdır ve bu sonuç ancak usulüne uygun şekilde dava konusu yapılan talep bakımından doğar. Mevcut sistemde zamanaşımı yalnızca dava edilen kısım için kesilirken, yeni düzenleme dava edilmeyen bölüm bakımından da aynı sonucu doğurarak maddi hukuk ilkeleriyle bağdaşmayan bir yapı ortaya çıkarmaktadır. Pekcanıtez’e göre bu durum, kısmi dava ile belirsiz alacak davasının hukuki sonuçlarını birbirine karıştırdığı gibi, usul hukuku ile maddi hukuk arasındaki sistematik uyumu da zedelemektedir.
Prof. Dr. Muhammet Özekes’e göre belirsiz alacak davasının kanundan çıkarılması, bu dava türünün hukuken tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Medeni usul hukukunda dava türleri kanunda sınırlı sayıda düzenlenmemiştir. Esas olan, davacının hukuki korunmaya değer bir menfaatinin bulunmasıdır. Bu nedenle alacağını objektif olarak belirleyemeyen bir kişinin mahkemeden hukuki koruma talep etme hakkı, yalnızca kanuni düzenlemenin kaldırılmasıyla ortadan kaldırılamaz. Yazar, Alman hukukunda belirsiz alacak davasının uzun yıllardır açık bir kanuni düzenleme olmaksızın içtihatlarla uygulanmasını ve Türk hukukunda da HMK’dan önce idari yargıda benzer yaklaşımın kabul edilmiş olmasını bu görüşünün dayanakları arasında göstermektedir.
Özekes ayrıca, belirsiz alacak davası ile kısmi davanın hukuki niteliklerinin birbirinden farklı olduğuna dikkat çekmektedir. Özekes, belirsiz alacak davasının konusunun alacağın tamamına ilişkin olduğunu, buna karşılık kısmi davada davacının, bilinçli olarak alacağının yalnızca belirli bir bölümünü dava konusu yaptığını ifade etmektedir. Bu nedenle belirsiz alacak davasına özgü sonuçların kısmi davaya aktarılması; zamanaşımı, temerrüt, faiz, taleple bağlılık ve tasarruf ilkesi bakımından yeni tartışmalar doğurabilecek niteliktedir. Bu görüş, kanun teklifinin temel varsayımı olan “belirsiz alacak davasının sağladığı hukuki korumanın kısmi dava yoluyla tamamen ikame edilebileceği” kabulüne yönelik önemli bir eleştiridir.
Almanya’da 1880’lerden bu yana var
Belirsiz alacak davası yalnızca Türk hukukuna özgü bir kurum değildir. Alman hukukunda açık kanuni düzenleme bulunmamasına rağmen 1880’lerden bu yana içtihatlarla uygulanmakta; İsviçre hukukunda ise kanuni düzenleme korunmaktadır. Bu durum, alacağın miktarının dava tarihinde belirlenemediği hâllerde davacının korunmasının çağdaş medeni usul hukukunun ortak eğilimlerinden biri olduğunu göstermektedir. Pekcanıtez de bu karşılaştırmalı hukuk verilerine dayanarak kurumun kaldırılmasının hukuk politikası bakımından geriye gidiş olarak değerlendirilebileceğini belirtmektedir.
Sonuç
Nihayetinde 12. Yargı Paketi ile önerilen düzenleme yalnızca HMK’nın 107. maddesinin yürürlükten kaldırılmasından ibaret değildir. Teklif, zamanaşımı bakımından ortaya çıkan hak kayıplarını gidermeyi amaçlamakta ise de belirsiz alacak davasının üstlendiği tüm fonksiyonların kısmi davaya aktarılıp aktarılamayacağı tartışmalıdır. Kurumun yürürlükten kaldırılmasının gerçek etkisi, yalnızca kanun metniyle değil; yeni HMK m.109’un Yargıtay tarafından nasıl yorumlanacağı ve uygulamanın hangi yönde gelişeceğiyle ortaya çıkacaktır. Bu nedenle tartışmanın odağı, belirsiz alacak davasının kanun metninden çıkarılıp çıkarılmamasından ziyade, yeni sistemin hak arama özgürlüğü, usul ekonomisi ve hukuk güvenliği ilkelerini aynı ölçüde koruyup koruyamayacağı sorusunda düğümlenmektedir.
