Anayasa Mahkemesi’nin süresiz yoksulluk nafakası kararı: norm mu değişti, yorum mu?

Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihli, E.2025/156, K.2026/131 sayılı kararı üzerine değerlendirme

Anayasa Mahkemesi’nin, Türk Medeni Kanunu’nun yoksulluk nafakasını düzenleyen 175. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “süresiz olarak” ibaresini Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği kararı 30 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. İptal hükmünün yürürlüğe girmesi dokuz ay sonra olacak.

Karar ilk bakışta “süresiz nafakanın kaldırılması” olarak okunabilir. Basındaki manşetlerde de bunu görüyoruz. Oysa hukuken daha dikkatli bir ifade gerekir. Anayasa Mahkemesi (AYM) süresiz yoksulluk nafakasının hiçbir durumda öngörülemeyeceğine karar vermedi. Aksine çoğunluk gerekçesi, belirli koşullarda yaşam boyu nafakanın mümkün olabileceğini açıkça kabul ediyor.

Kararın asıl önemi başka yerde bulunuyor: AYM, 2012’de Anayasa’ya uygun bulduğu aynı kanun hükmünü, aradan on dört yıl geçtikten sonra iptal ediyor. Üstelik 2026 kararında iptal gerekçesinin önemli bir bölümü kanunun lafzından değil, Yargıtay’ın bu kanuna yıllar içinde verdiği anlamdan hareketle kuruluyor.

Bu nedenle kararın anlaşılması için beş ayrı ‘hukuki durumu’ birlikte okumak gerekiyor: 2026 kararının çoğunluk gerekçesi, Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar’ın ortak karşıoyu, Yıldız Seferinoğlu’nun farklı gerekçesi, Anayasa Mahkemesinin 2012 tarihli kararı ve Yargıtay’ın yerleşik içtihadı.

Bu beş yaklaşım yan yana konulduğunda temel soru şuna dönüşüyor: Anayasa’ya aykırı bulunan gerçekten kanundaki “süresiz olarak” ibaresi midir, yoksa Yargıtay’ın bu ibareye verdiği ve hâkime süre konusunda takdir yetkisi bırakmayan yorumu mudur?

1-Aynı hüküm, iki Anayasa Mahkemesi kararı

Tartışmanın başlangıç noktasında TMK m.175/1 bulunuyor: “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.”

“Süresiz” ibaresi yeni değil. 743 sayılı Medeni Kanun’un 144. maddesinde yoksulluk nafakası başlangıçta bir yılla sınırlıydı. 3444 sayılı Kanun’la 1988’de süre sınırı kaldırıldı. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hazırlanırken de önceki hüküm sadeleştirilerek esas itibarıyla korundu. AYM, 2026 kararında bu tarihsel gelişimi açıkça ortaya koyuyor.

Aynı ibare daha önce de Anayasa Mahkemesinin önüne gelmişti…

AYM, 17 Mayıs 2012 tarihli E.2011/136, K.2012/72 sayılı kararında “süresiz olarak” ibaresinin iptali istemini reddetti. Mahkemeye göre “süresiz”, nafaka alacaklısının mutlaka ölünceye kadar nafaka alacağı anlamına gelmiyordu. Amaç, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen eşin koşulları devam ettiği sürece desteklenmesiydi. Yoksulluk nafakasının temelinde de evlilik sonrasında kısmen devam eden dayanışma ve yardımlaşma düşüncesi bulunuyordu. AYM bunu sosyal hukuk devleti ilkesiyle ilişkilendirmişti.

2026’da kanun hükmü aynı. Fakat sonuç tam tersi. Dolayısıyla 2026 kararını değerlendirirken sorulması gereken ilk soru, yalnızca “AYM süresiz nafakayı neden iptal etti?” değildir. 2012 ile 2026 arasında ne değişti? Kanun değişmediğine göre değişen unsurun uygulama, toplumsal koşullar veya anayasal yorum olması gerekir.

2-Kanunun lafzı ile Yargıtay’ın yorumu arasındaki ayrışma

2026 kararının düğüm noktası burada bulunuyor. AYM çoğunluğu önce kanun metninin anlamını inceliyor ve önemli bir tespitte bulunuyor: TMK m.175’teki düzenleme, lafzen hâkimin her durumda süresiz nafakaya hükmetmesini zorunlu kılmıyor. Yani, “süresiz olarak nafaka isteyebilir” ile “hâkim süresiz nafakaya hükmeder” aynı şey değil.

Ancak uygulama bu yönde gelişmemiş… Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımına göre, nafaka alacaklısının talebi karşısında hâkimin nafakanın süresi konusunda takdir yetkisi bulunmamaktadır.

Bu yaklaşımın en açık örneklerinden biri Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.12.2017 tarihli ve 2016/8859 E., 2017/14407 K. sayılı kararıdır. İlk derece mahkemesi, kısa süren ikinci bir evlilikte yoksulluk nafakasını iki yıl ile sınırlandırmış; Yargıtay ise kararı bozmuştur. Daireye göre kanun hâkime nafakanın süresi konusunda takdir yetkisi tanımamıştır; bu nedenle takdir hakkına dayanılarak nafakanın belirli bir süreyle sınırlandırılması kanuna açık aykırılık oluşturur.

Bu aşamada karşımızda şu tablo beliriyor:
Kanun metni: Nafaka “süresiz olarak” istenebilir.
2012 AYM: “Süresiz”, mutlaka ömür boyu demek değildir.
Yargıtay: Hâkim nafakayı belirli bir süreyle sınırlandıramaz.
2026 AYM: Kanunun lafzı aslında her durumda süresiz nafakayı zorunlu kılmıyor; ancak yerleşik Yargıtay uygulaması bunu zorunlu hale getirmiştir.

Kararın en önemli anayasa hukuku problemi yukarıdaki tabloda açıkça görülüyor.

3-Çoğunluğun ilk gerekçesi: Belirlilik

AYM, hukuk devleti ilkesinin bir unsuru olan belirlilik bakımından normu yalnızca lafzıyla değerlendirmiyor. Yerleşik yargısal yorumun da normun anlamının belirlenmesinde dikkate alınması gerektiğini kabul ediyor.

Sorun şu: Kanunun lafzı ile yerleşik yargısal yorum aynı sonucu vermiyor.

Kanun metni, AYM’nin kendi kabulüne göre, süreli nafakaya engel değil. Buna karşılık Yargıtay hâkimin süre belirleme konusunda takdir yetkisi bulunmadığı sonucuna ulaşıyor. Böylece nafaka talep eden veya nafaka yükümlüsü olan kişi açısından hukuk normunun anlamı, yalnızca kanun okunarak öngörülebilir olmaktan çıkıyor.

Bu noktaya kadar çoğunluğun gerekçesi esas itibarıyla belirlilik sorunu üzerine kuruluyor. Ve kararın tartışmaya en açık bölümü bundan sonra geliyor.

4-Çoğunluğun ikinci gerekçesi: Adil denge

AYM meseleyi Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkıyla ilişkilendiriyor.

Mahkemeye göre devletin bu hak kapsamında pozitif yükümlülükleri bulunuyor. Özel kişiler arasındaki ilişkilerde çatışan hak ve menfaatler arasında adil bir denge kurulması da bu yükümlülüğün bir parçası.

Bir tarafta boşanma sonucunda yoksulluğa düşen eş bulunuyor. Diğer tarafta ise boşanmadan sonra kendi ekonomik ve sosyal hayatını yeniden kurmaya çalışan nafaka yükümlüsü. AYM bu dengenin kurulmasında özellikle evliliğin süresi, eşlerin yaşı ve sağlık durumu, ekonomik ve sosyal durumları, nafaka alacaklısının çalışma hayatına katılma imkânı ve nafaka yükümlülüğünün borçlunun boşanma sonrasındaki hayatına etkisinin dikkate alınması gerektiğini belirtiyor.

Mahkemenin temel itirazı şu: Mevcut sistemde bu ölçütler nafakanın miktarının belirlenmesinde veya sonradan kaldırılması ya da azaltılmasında etkili olabilse de nafakanın başlangıçta ne kadar süreyle devam edeceğinin belirlenmesinde hâkime hareket alanı bırakılmamaktadır.

Üstelik nafaka yükümlüsünün kusurlu olması da gerekmiyor. Bu durumda nafaka yükümlüsü, TMK m.176’da sayılan sona erme veya kaldırma sebeplerinden biri gerçekleşmediği sürece, boşanma nedeniyle sürekli bir ekonomik yükümlülük altında kalabiliyor. Çoğunluk bunun bazı durumlarda nafaka yükümlüsüne ağır bir külfet yükleyebileceği sonucuna ulaşıyor.

5-AYM “süresiz nafaka olamaz” demiyor

Kararın kamuoyundaki tartışma bakımından en önemli ayrımlarından biri budur. AYM’nin ulaştığı sonuç: “Yoksulluk nafakası mutlaka süreli olmalıdır” şeklinde değildir.

Mahkeme §31’de yeni kurulacak sisteme ilişkin oldukça ayrıntılı bir anayasal çerçeve çiziyor. Buna göre yoksulluk nafakası kural olarak somut olayın gerektirdiği ölçüde belirli sürelerle sınırlandırılabilir. Ancak koşulların varlığı hâlinde nafaka alacaklısının yaşamı boyunca nafaka almasına da imkân sağlanmalıdır.

Özellikle uzun süreli evlilikler, ileri yaş, sağlık durumu ve kişinin kendi ekonomik ihtiyaçlarını karşılayabilme kapasitesi gibi nedenler yaşam boyu nafakayı haklı kılabilir.

Dolayısıyla AYM’nin itirazı süresiz nafakanın varlığına değil, süresiz olmasının somut olayın özelliklerinden bağımsız biçimde sistemin kategorik sonucu hâline gelmesine yöneliktir.

Burada ise başka bir anayasal soru doğuyor: AYM, bir normu Anayasa’ya uygunluk bakımından denetlemekle mi yetinmektedir, yoksa kanun koyucuya nasıl bir nafaka sistemi kurması gerektiğini de söylemekte midir?

Bu soru bizi Yıldız Seferinoğlu’nun farklı gerekçesine götürüyor.

6-Yıldız Seferinoğlu: Sorun adil denge değil, normun belirsizliğidir

Üye Yıldız Seferinoğlu iptal sonucuna katılıyor fakat çoğunluğun gerekçesine katılmıyor.

Farklı gerekçenin önemi, çoğunluk kararındaki metodolojik sorunu doğrudan görünür hâle getirmesinden kaynaklanıyor.

Seferinoğlu’nun hareket noktası basit: “Kanunun metni ile yerleşik uygulama farklı sonuçlar doğurmaktadır.”

Kanun metni süreli nafakaya engel değildir. Nitekim AYM 2012’de de aynı değerlendirmeyi yapmıştır.

Buna karşılık Yargıtay, on yılı aşkın süredir hükmü en katı biçimde yorumlamakta ve hâkimin nafakanın süresini belirleme yetkisinin bulunmadığını kabul etmektedir. Bu durum Seferinoğlu’na göre doğrudan bir belirlilik sorunudur.

Kişi kanunu okuduğunda bir sonuçla, yerleşik içtihadı incelediğinde başka bir sonuçla karşılaşmaktadır. Evlenecek veya boşanacak kişiler nafaka yükümlülüğünün ne kadar süreceğini hukuk düzeninden öngörememektedir.

Fakat farklı gerekçenin bundan daha önemli bir itirazı var. Seferinoğlu, çoğunluğun belirlilik sorununu tespit ettikten sonra neden ayrıca nafaka alacaklısı ile yükümlüsünün menfaatleri arasında bir dengeleme testine giriştiğini sorguluyor.

Onun şu tespiti farklı gerekçenin belki de en çarpıcı cümlesidir: “Değerlendirmenin konusu kanunun metni değil, Yargıtay’ın ona verdiği anlamdır. Aynı kuralın aynı gerekçe içinde iki farklı anlamda ele alınması, üzerinde denge kurulabilecek sabit bir içerik bulunmadığını açıkça ortaya koyar.”

Bu itiraz son derece önemlidir. Çünkü bir temel hak dengelemesi yapılacaksa önce hangi normatif düzenlemenin denetlendiğinin belirli olması gerekir.

Kanunun lafzındaki norm mu, yoksa Yargıtay içtihadıyla ortaya çıkan norm mu?

Çoğunluk önce kanunun aslında süreli nafakaya izin verdiğini kabul ediyor. Ardından Yargıtay’ın bunun tersine gelişen yorumunu esas alarak süresiz olmasının nafaka yükümlüsü üzerindeki sonuçlarını tartıyor. Seferinoğlu’nun itirazı burada yoğunlaşıyor: Aynı hükme aynı anayasal denetim içinde iki ayrı normatif içerik veriliyorsa, bunlardan hangisinin çatışan haklar arasında denge kurup kurmadığı nasıl denetlenebilir?

7-Seferinoğlu’nun temel itirazı: AYM yasama alanına mı giriyor?

Farklı gerekçeye göre sorun belirlilikle çözüldüğünde Mahkemenin daha ileri gitmesine gerek yoktur. Çünkü çoğunluğun yaptığı adil denge değerlendirmesi, kaçınılmaz biçimde “nasıl bir nafaka sistemi daha adildir?” sorusuna dönüşmektedir.

Süreli nafaka mı? Süresiz nafaka mı? Evlilik süresiyle orantılı bir sistem mi? Hâkime geniş takdir yetkisi veren bir sistem mi? Belirli koşullarda yaşam boyu nafaka mı?

Seferinoğlu’na göre bunların cevabı anayasal denetimin değil, kanun koyucunun sosyal politika tercihinin konusudur ve bu yaklaşımın sonucu nettir: İptal edilmelidir; ancak yalnızca Anayasa m.2’deki belirlilik ilkesi nedeniyle. Çoğunluğun Anayasa m.5 ve m.17 üzerinden yaptığı menfaat dengesi incelemesine gerek yoktur.

8-Ortak karşıoy: Ortada Anayasa’ya aykırı bir norm yoktur

Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar ise çok daha ileri gidiyor ve iptal sonucuna da katılmıyor. Ortak karşıoyun çıkış noktası yoksulluk nafakasının işlevi olarak görünüyor.

Karşıoya göre nafaka yalnızca boşanma günündeki gelir tablosuyla açıklanabilecek bir kurum değildir. Evlilik süresince eşlerden biri çocukların bakımı, ev içi emek veya aile hayatının sürdürülmesi nedeniyle çalışma hayatından uzaklaşmış, mesleki gelişimden vazgeçmiş veya kariyerini sınırlandırmış olabilir. Bunun ekonomik sonuçları boşanmayla birlikte ortadan kalkmaz. Dolayısıyla yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle ortaya çıkan ekonomik kırılganlığın giderilmesini amaçlayan bir mekanizmadır.

Ortak karşıoy burada şekli eşitlik yerine maddi eşitlik anlayışını esas alıyor. Anayasa’nın 10. maddesindeki kadın ve erkek eşitliği ile devletin bu eşitliğin hayata geçirilmesini sağlama yükümlülüğünü, CEDAW hükümlerini ve kadınların işgücüne katılımındaki fiilî eşitsizlikleri birlikte değerlendiriyor.

Böylece çoğunluk ile karşıoy arasındaki uyuşmazlık yalnızca “nafaka kaç yıl sürmeli?” sorusundan ibaret olmaktan çıkıyor. Uyuşmazlığın aynı zamanda boşanma sonrasındaki ekonomik eşitsizliğin anayasal olarak nasıl görülmesi gerektiğine ilişkin olduğu ortaya çıkıyor.

9-Karşıoyun güçlü noktası: TMK 175 tek başına okunamaz

Ortak karşıoyun aile hukuku bakımından en önemli itirazlarından biri, çoğunluğun “süresiz” ibaresini sistemin bütününden ayırarak değerlendirmesine yöneliyor.

Yoksulluk nafakasının rejimi yalnızca TMK m.175’ten ibaret değildir.
TMK m.176 uyarınca irat biçimindeki nafaka:

• Taraflardan birinin ölümü veya nafaka alacaklısının yeniden evlenmesiyle kendiliğinden sona erebilir;
• Nafaka alacaklısının evlenmeden fiilen evliymiş gibi yaşaması,
• Yoksulluğunun ortadan kalkması,
• Haysiyetsiz hayat sürmesi, hallerinde mahkeme kararıyla kaldırılabilir.

Kanuna göre tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirmesi hâlinde iradın artırılması veya azaltılması da mümkündür. Karşıoy bu nedenle “süresiz” sözcüğünün koşulsuz, değişmez ve mutlaka ömür boyu devam eden bir borç anlamına gelmediğini vurguluyor. Bu görüş esasen 2012 AYM kararının yaklaşımıyla örtüşüyor.

10-Karşıoyun ikinci önemli tezi: Sorun normda değil, uygulamada olabilir

Ortak karşıoyun çoğunlukla ayrıldığı en kritik noktalardan biri burada görünüyor. Karşıoya göre, uygulamada süresiz nafaka nedeniyle hakkaniyetsiz sonuçlar doğuyorsa bunun sebebi doğrudan doğruya norm olmayabilir. Sorun; uyarlama, kaldırma ve gözden geçirme mekanizmalarının yeterince etkin kullanılmaması veya yargısal uygulamanın katılaşması olabilir. Bu durumda çözüm normun iptal edilmesi değil, mevcut mekanizmaların etkin işletilmesi veya içtihadın gözden geçirilmesidir.

Burada ortak karşıoy ile Seferinoğlu’nun farklı gerekçesi ilginç biçimde birbirine yaklaşıyor. Biri “norm Anayasa’ya aykırı değildir” sonucuna varıyor. Diğeri “norm belirsiz olduğu için iptal edilmelidir” diyor. Fakat ikisi de çoğunluğun temel problemine temas ediyor: “Kanun ile uygulama birbirinden ayrılmalıdır.”

11-2012 kararının gölgesi

2026 kararının belki de en zor açıklanabilir tarafı konuyla ilgili önceki AYM içtihadıdır. 2012’de Mahkeme aynı ibareyi incelemiş ve sosyal hukuk devleti ilkesiyle uyumlu bulmuştur. Ortak karşıoy bunu açık biçimde hatırlatıyor.

2012 kararında çoğunlukta bulunan üyelerden biri Engin Yıldırım’dır. Yıldırım 2026 kararında da önceki yaklaşımını koruyan ortak karşıoyun imzacıları arasındadır.

2026 çoğunluğu elbette AYM’nin önceki içtihadıyla sonsuza kadar bağlı değildir. Anayasa mahkemelerinin içtihat değiştirmesi mümkündür. Hatta toplumsal koşulların, temel hak anlayışının veya normun uygulamadaki sonuçlarının değişmesi kimi zaman içtihat değişikliğini gerekli kılabilir. Ancak içtihat değişikliğinin kendisi değil, değişikliğin gerekçelendirilmesi anayasal açıdan önemlidir. Bu nedenle 2026 kararına yöneltilebilecek esas soru şudur: 2012’de Anayasa’ya uygun olan norm, 2026’da neden Anayasa’ya aykırı hale gelmiştir?

Ortak karşıoy bu noktada çoğunluğun yeterli bir açıklama ortaya koymadığı kanaatindedir.

Norm aynı normdur. TMK m.176’daki sona erme ve uyarlama mekanizmaları esas itibarıyla aynıdır. Yoksulluk nafakasının sosyal amacı değişmemiştir. Öyleyse farklı sonuca yol açan değişken nedir?

Burada en görünür değişken yerleşik Yargıtay içtihadıdır.

12-Anayasa’ya aykırı olan norm mu, Yargıtay yorumu mu?

Kararın merkezindeki hukuki gerilim nihayet bu soruda düğümleniyor.

2026 çoğunluğunun kendi öncüllerini izlersek şu silsile ortaya çıkıyor:

1- Kanunun lafzı hâkimin süreli nafakaya hükmetmesine engel değildir.
2- 2012 AYM kararı da “süresiz” sözcüğünü zorunlu yaşam boyu nafaka olarak yorumlamamıştır.
3- Buna rağmen Yargıtay yerleşik içtihadında hâkimin süre belirleme yetkisinin bulunmadığını kabul etmiştir.
4- Bu yorum uygulamada süresiz olması kategorik hâle getirmiştir.
5- Bunun sonucunda bazı nafaka yükümlüleri bakımından ağır bir külfet doğabilmektedir.

Bu silsile kabul edildiğinde iptal kararının yöneldiği gerçek sorun tartışmalı hale geliyor. Çünkü ağır külfeti yaratan şey kanunun AYM’nin kabul ettiği anlamıysa, normun iptali anlaşılabilir. Fakat ağır külfeti yaratan şey kanunun Yargıtay tarafından yapılan yorumuysa, anayasal sorunun kaynağı artık doğrudan kanun metni değildir. Seferinoğlu’nun farklı gerekçesinin ağırlığı burada ortaya çıkıyor.

13-Yerleşik yargısal yorum normun bir parçası sayılabilir mi?

Bununla birlikte çoğunluğun yaklaşımını bütünüyle sorunlu saymak da kolay değildir. Anayasa yargısında bir kanun hükmünü, gerçek hayatta kazandığı anlamdan tamamen soyutlayarak incelemek her zaman mümkün değildir. Bir hüküm uzun yıllar boyunca yüksek mahkeme tarafından istikrarlı biçimde belirli bir şekilde yorumlanıyorsa, vatandaş bakımından uygulanacak hukuk artık yalnızca Resmî Gazete’de yazılı bir metinden ibaret değildir.

Bu açıdan Yargıtay’ın yerleşik yorumu, normun uygulamadaki gerçek anlamının bir parçası olarak kabul edilebilir. Nitekim 2026 AYM çoğunluğunun yaptığı da büyük ölçüde budur. Ancak bu kabul başka bir sorunu ortadan kaldırmaz: AYM’nin denetlediği normun içeriği belirlenirken yerleşik içtihat esas alınacaksa, Mahkemenin daha sonra aynı normu lafzının farklı bir yoruma izin verdiği gerekçesiyle ele alması metodolojik bir gerilim yaratmaktadır. Başka bir ifadeyle; Yargıtay yorumu normun içeriğiyse, dengeleme o içerik üzerinden yapılmalıdır. Yargıtay yorumu normun içeriği değilse, uygulamadaki sorunun kanunun iptalini neden gerektirdiği ayrıca açıklanmalıdır. Seferinoğlu’nun eleştirisinin özü budur.

14-Karar aslında Yargıtay içtihadına verilmiş anayasal bir cevap mı?

2026 kararını yalnızca yasama organına yönelik bir iptal kararı olarak okumak eksik kalabilir. Karar aynı zamanda Yargıtay’ın uzun yıllardır sürdürdüğü: “Hâkimin nafakanın süresini belirleme konusunda takdir yetkisi yoktur” içtihadına verilmiş anayasal cevap niteliğindedir.

AYM’nin çoğunluk gerekçesinden çıkan mesaj şudur: Boşanma sonrası nafaka ilişkisinde evliliğin süresi, eşlerin yaşı, sağlık durumu, çalışma kapasitesi, ekonomik koşulları ve somut olayın diğer özellikleri yalnızca nafakanın miktarında değil, süresinde de etkili olabilmelidir.

Bu bakımdan iptal edilen yalnızca iki kelimelik bir kanun ibaresi değildir. Karar, Türk aile hukukunda yoksulluk nafakasının süresine ilişkin yerleşik yargısal yaklaşımın da yeniden kurulmasını zorunlu hale getirmektedir.

15-Üç ayrı anayasal yaklaşım

Karar sonuçta üç farklı anayasa hukuku yaklaşımını ortaya çıkarıyor.

Çoğunluk: Kanun ile yerleşik içtihat arasındaki farklılık belirlilik sorunu yaratmaktadır. Ayrıca uygulamadaki kategorik süresizlik, bazı hâllerde nafaka yükümlüsüne ağır külfet yükleyerek tarafların hakları arasındaki adil dengeyi bozabilir. Bu nedenle hüküm iptal edilmelidir.

Yıldız Seferinoğlu: İptal doğrudur; fakat yalnızca belirlilik nedeniyle. Çoğunluğun adil denge incelemesi hem kendi içinde metodolojik sorun taşımakta hem de Mahkemeyi kanun koyucunun sosyal politika alanına yaklaştırmaktadır.

Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş ve Kenan Yaşar: İptal de yanlıştır. Süresiz nafaka sosyal devlet ve maddi eşitlik ilkeleriyle uyumlu meşru bir sosyal politika tercihidir. TMK m.175, m.176’daki sona erme ve uyarlama mekanizmalarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Uygulamadaki sorunlar normun anayasal geçerliliğini ortadan kaldırmaz.

Bu üç yaklaşımın ortak noktası hiçbirinin yoksulluk nafakasının ortadan kaldırılması gerektiğini savunmamasıdır. Uyuşmazlık, nafakanın varlığından çok süresinin nasıl belirleneceği ve bu belirlemenin kanun koyucuya mı, hâkime mi, yoksa önceden belirlenmiş yasal kriterlere mi bırakılacağı üzerindedir.

16-Sonuç

AYM’nin E.2025/156, K.2026/131 sayılı kararı yoksulluk nafakasını kaldırmadı. Süresiz nafakayı da kategorik olarak Anayasa’ya aykırı ilan etmedi. Mahkemenin asıl itirazı, somut olayın özellikleri değerlendirilmeden ve hâkime süre konusunda takdir alanı bırakılmadan süresiz olması uygulamanın zorunlu sonucu hâline gelmesine yöneliktir. Bununla birlikte kararın anayasa hukuku bakımından tartışması burada bitmiyor. Çünkü çoğunluk gerekçesine bakıldığında şu sorunun cevabı önemini koruyor: Anayasa Mahkemesi kanunun yarattığı bir anayasal sorunu mu giderdi, yoksa Yargıtay’ın kanuna verdiği katı anlam nedeniyle ortaya çıkan uygulama sorununu kanun hükmünü iptal ederek mi çözdü?

  • Ortak karşıoy birinci ihtimali reddediyor.
  • Yıldız Seferinoğlu ikinci ihtimalin yarattığı belirsizliği iptal için yeterli görüyor ancak çoğunluğun bundan hareketle bir nafaka politikası tarif etmesine karşı çıkıyor.
  • Çoğunluk ise yerleşik yargısal yorumu normun anayasal değerlendirmesine dâhil ediyor ve buradan hareketle yasama organından somut olayın özelliklerine göre süre belirlenmesine imkân sağlayacak yeni bir sistem kurulmasını bekliyor. Bu nedenle kararın bundan sonraki asıl sonucu, “süresiz nafakanın kalkmış olması” değil; Türk hukukunda boşanma sonrası ekonomik dayanışmanın sınırlarının yeniden çizilecek olmasıdır.

Kanun koyucunun önündeki soru yalnızca “nafaka kaç yıl ödenmeli?” değildir. Asıl soru şudur: Boşanmanın ekonomik sonuçları bakımından yoksul eşin korunması ile diğer eşin boşanma sonrasında kendi hayatını yeniden kurabilme hakkı arasında, her somut olayın farklılıklarını gözeten ve aynı zamanda öngörülebilir olan bir sistem nasıl kurulacaktır? Anayasa Mahkemesi’nin kararı bu soruya tek bir cevap vermiyor. Fakat bundan sonra verilecek cevabın anayasal sınırlarını önemli ölçüde değiştirmiş bulunuyor.